30 Eylül 2011 Cuma
Sonrası yoktu
Geçerken yeşil yemişler, pembe çiçekler, mor menekşeler bile görmüştüm. Çok aramış, çok yorulmuş, çok boğulmuştum. Dalgındım, dargındım, dağıldım. Çok zaman geçti, çok! Hakan Günday’ın Az’ına gönderme yapmak ister gibi değil, gerçekten çok zaman geçti. Seneler değil, saatler ya da dakikalar değil. Ömürden geçen o nehir işte geçen. Kiminin deresi, kiminin göleti, kiminin duası, kiminin sevdası, kiminin saymakla, saklamaya yer bulamayacağı fasulyeler kadar çok, nice fani hazineler..Geldiler, gittiler. İşte bir önceki gizli özneli cümle gibi basit ve gerçektiler. Kimsenin yaşarken saatine bakıp ta, - aa ne kadar da çok zaman harcadım bu saçmalık için dediğini sanmıyorum, zayi olan vakit sayılarak birikmiyor buruk yürekte, o çok içsel. Içinden, oradaki nehirden geçerken, takıldığın kaya parçası gibi.
Bazen hiç olmazdı gücüm, bazen bakar da görmezdim. Hepimizin ortak fikrindeki gibi; ‘aslında içimde dizginleyemediğim bir potansiyel var, gerçekten bak, aslında eminim bundan daha iyisini yapabilirim, hatta çok daha iyisini yapabilirim biliyor musun?’ Ama ne oluyorsa, nasıl pas geçiyorsam, dünyam, yine aynı olan. Böyle bir kandırmacanın tuzağında sürükleniyorken, nerede olduğumu da farkına varamazdım. Bazen öyle uzun sürüyordu ki. . Bir bakıyordum varmışım, menzilimdeyim yanılmıyorum. Şimşekler çakıyor, yağmur, deli bir fırtına ve sonra yine hep olduğum yerdeyim. En kötüsü de bu zaten. Çakılı kaldığım yerin baki olması, beni öylece zamklaması. Ekranımın masa üstü bu işte, bu köksüzlük idealiyle sarsılmış, kök salma meselesi. Köksüzlüğe övgüm, merhametle sarılışım ve arka çıkışım ile vasıtasız köprülerimdi belki tüm kök salışlarımın kaynak maddesi. Değişmek, değiştirmek gerekiyordu ve değiştirmeye izin vermek. Belki de hata buydu, hep sondan başladım. Dipteki karanlığımın üstündeki tozları üflemeye, cadılar gibi üfürmeye izin vermem gerekiyormuş önce, ödleğim ya ; ona da başkası karar versin diye bekliyorum, ondan mı bu karanlık? Sonra belki görünürdü renkleri dünyamın, belki boyayabilirdim bile kimbilir? O zaman belki, süregelen karanlığım ve sinmişliğim, dinmişliğime ve hatta direnişime bile dönüşebilirdi.
Yüzüyordum derinimin en içinde, daha koyusuna gitmeme kim engel olabilirdi? İznim olmaksızın sallanmayan salıncağımın yine en mühim engeli bendim. Yüreğimin çılgın yahut sessiz saatlerinin akrebi, bazen yelkovanıyla çok anlamı bir birliktelik kurardı, öyle sarılırlardı ki, o vakitleri aslında ben, özel mülkiyet hakkımla evrenimde tutardım. Bilerek, isteyerek seçerdim orada oturmayı. Zorbalıkla değil yahu, akreple yelkovanın raksını bilmez misiniz? An gelir ahengi başımı döndürür, Ali Babanın çiftliğindeki diğer tüm hayvanlar değerini yitirir ve ben maddesizliği ,anlamsızlığı, önemsizliği, hissizliği seçerdim, başlangıç noktasına geri dönerdim, yanıma silahlarımı ve maskelerimi almadan öylece dururdum. Bazen işte bunu ben isteyerek zevkle seçerdim. Yoksa genelde oraya arkadan iterlerdi, herzamanki gibi isteksizce, izin vermeksizin ve üflenerek..
Şimdi en altta olmakla olmamak arasındaki farkı düşünüyordum da; nerde olsam hissedeceğim şeyleri, cehennemin dibindeyim diye hissetmekten alıkoyulacak olan ben miyim? Nerede olsam yine ben, ben değil miyim? Cehennem neden hep aşağıda hayal edilir? Böcekler neden hep ayak altıyla ezilir? Sınıf farkı mağdurları neden hep apartmanların en aşağı katında yaşarlar, oralar neden daha ucuz ve değersizdir? O anıldığı vakit neden hep başlar, eller yukarıdaysa, böyle alışılagelmişse; beni aşağı iten ne varsa aşağıdaydı işte. Yere yakın, kanatlarm kırık; göğe uzak, ayaklarım tutsak.
Yok tam da öyle değil, toprak aşağıda..Bazen karanlık gördüğüm aşağılar, beni yukarılara itenlerdir. Sahi mumları kim yaktı? Işığım içimdeyken, ışığa ihtiyacım yok! Söndür onları, şimdi uyumak istiyorum.
(Yazının ilhamı, Athena - Sonrası yoktu şarkısına sevgilerle.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
