8 Eylül 2012 Cumartesi

yeşilin karakökü - elinin körü



yeşilin karakökü - elinin körü



Yârin eliydi tüm şarkıları yazdıran
Şimdi çekip elini, elimi, ele veren de elleriydi.

Haydi abbas vakit tamam, geçtik çoğu yoldan.  Acılar sadece el değiştiriyordu, renk atıyordu, fink atıyordu. Acılardan prim yapanlar oldu, onlardan zevklenenler, ondan beslenenler, bilenenler oldu. Kimi de tuz biber oluyordu. Elini acının üstüne koyardı, kandırırdı. Dudaklarıyla tozlarını üflerdi.

Zalim, acılar benim tapulu malım mı? Gelip gidip, saçlarını tarayamazsın yalnızlığımızın. Oturup, dizine yatır, öyle mayıştır ki yalnızlığımızı, sahipsiz sansın bu aralık. Elini bırak, zaten tutsak yalnızlığımıza umut verme.  Elimden tutup ta kaldırmayı denediğin gibi, onu da çıkar oradan. Ama ben koruyamam artık seni. Eğer  vaadedilen tozdaysa benim yalnızlığım şimdi, artık kimse toparlayamaz seni. Git, koş, hakikaten kaç. Ben bile bu kadar kanarım. Ben bile bu kadar yanarım. Yok saydığım varlığın ancak yalnızlığımızın düşmanı şimdi.
Mavi, yeşil ve sarı birleşirse mavi daha mı ağır basan renk olur? Hani daha koyu diye. Neyse. Sarıyla mavi karıştığında sonuç yeşil mi oluyordu, eldeki yeşilin karesi mi şimdi? Sorsalar bana atom yeşilin kara kökü mü? Zıkkımın kökü. Nerden baksan, nereye bulaşsan yeşili görürsün. Elin morarır, sonra yeşerir bence. Saçını sarıya boyarsın ama bir ışık oyunu olur bir bakarsın yeşilimsi. Gözlerim gibi, sana nefes aldıranın, sana gözüktüğü gibi. Her şey bir gün yeşil olacak bence.. sevgi de mi yeşildi? Kalp çakrası filan. Önemli olan midendir ama orda başlar; şimşekler, sonra bi yumruk oturur, orda biter. Ne hoş. Elini duvara sürtmüşsün, yeni boyanmıştı.

Senle varlığımızı sorgularken gördüm,  erikler, çilekler.. Onlar dallarında süzülürken, ben onları hep yemek istiyorum. Onlar, emrolunduğu gibi memnun, yere düşseler de yerim. Seninle varlığımız böyle değil, dallarda güzel duran, yere düştüğünde kafa  kırabilir. Kalp bile kırabilir..

Varlığımızın karşı komşuları, bugün burada zevkten toplanmadık. Her nerede zevkten toplandıysanız, artık orada değilsiniz. Silkelenin. Yeşilden çer çöp var ahali, duyduk duymadık demeyin. Üstün başın kirlenir diye dertlenirsen, git. Git. Buraya eriklerden ve çileklerden konuşmaya geldik. Yaz gelince, günah çanları çalınca, ne ben durdurabilirdim bu büyük çarpışmayı ne sen. Tertemiz bir zerafetle birbirine bulananlar, onca kapışmaya, direnişe, seslenişe, dokunuşa rağmen toprak olur, bizden sonrakilerin üstüne yağarlardı. Sahi yeşil ile kırmızı bir araya gelirse kahverengi oluşurdu değil mi? Şaşırma, üstündeki toza toprağa bi selam çak. İster üfle, ister ellerinde tut. Sanki yıkamayacaksın. Kandırma. Her kim ki, tozu dumana karışan yorgunlukta, yerdeki yaprakta bulursa bir küçük uğur böceğini, onu izle.

Bu hep böyle olur ,erikler çileklere,  kahverengiler toza dumana karışır, ellerine düşersin, elinde oynatırsın, ellere verirsin, ellerinden alırsın, elaleme masal anlatırsın, eline alırsın bileğine takarsın. Sonra su yoksa toprakla da olur. Endişelenme, hepsini hazmetmek zorunda değilsin! Neresindesin, yüksek sesle söyle ve kabullen. Oynama, oyalama, oynatma. Ağaç ve toprak oyuncak değildir. Erikler ve çilekler de aynı kaynaktan gelir. Onların çorbası da hiç güzel olmaz bence. Endişelenme! Hep böyle olur, yere bir çilek düşer, gökten bir yıldız kayar, erikler can üzümlere bakar, bakar. Şansın varsa, o tufandan karnın tok çıkarsın. 

Sessizce bekle, artık güvendesin. Hem zaten, hangi dal hangi ağaç bana zincir vuracakmış şaşarım.


30 Eylül 2011 Cuma

Sonrası yoktu




Geçerken yeşil yemişler, pembe çiçekler, mor menekşeler bile görmüştüm. Çok aramış, çok yorulmuş, çok boğulmuştum. Dalgındım, dargındım, dağıldım. Çok zaman geçti, çok! Hakan Günday’ın Az’ına gönderme yapmak ister gibi değil, gerçekten çok zaman geçti. Seneler değil, saatler ya da dakikalar değil. Ömürden geçen o nehir işte geçen. Kiminin deresi, kiminin göleti, kiminin duası, kiminin sevdası, kiminin saymakla, saklamaya yer bulamayacağı fasulyeler kadar çok, nice fani hazineler..Geldiler, gittiler. İşte bir önceki gizli özneli cümle gibi basit ve gerçektiler. Kimsenin yaşarken saatine bakıp ta, - aa ne kadar da çok zaman harcadım bu saçmalık için dediğini sanmıyorum, zayi olan vakit sayılarak birikmiyor buruk yürekte, o çok içsel. Içinden, oradaki nehirden geçerken, takıldığın kaya parçası gibi.


Bazen hiç olmazdı gücüm, bazen bakar da görmezdim. Hepimizin ortak fikrindeki gibi; ‘aslında içimde dizginleyemediğim bir potansiyel var, gerçekten bak, aslında eminim bundan daha iyisini yapabilirim, hatta çok daha iyisini yapabilirim biliyor musun?’ Ama ne oluyorsa, nasıl pas geçiyorsam, dünyam, yine aynı olan. Böyle bir kandırmacanın tuzağında sürükleniyorken, nerede olduğumu da farkına varamazdım. Bazen öyle uzun sürüyordu ki. . Bir bakıyordum varmışım, menzilimdeyim yanılmıyorum. Şimşekler çakıyor, yağmur, deli bir fırtına ve sonra yine hep olduğum yerdeyim. En kötüsü de bu zaten. Çakılı kaldığım yerin baki olması, beni öylece zamklaması. Ekranımın masa üstü bu işte, bu köksüzlük idealiyle sarsılmış, kök salma meselesi. Köksüzlüğe övgüm, merhametle sarılışım ve arka çıkışım ile vasıtasız köprülerimdi belki tüm kök salışlarımın kaynak maddesi. Değişmek, değiştirmek gerekiyordu ve değiştirmeye izin vermek. Belki de hata buydu, hep sondan başladım. Dipteki karanlığımın üstündeki tozları üflemeye, cadılar gibi üfürmeye izin vermem gerekiyormuş önce, ödleğim ya ; ona da başkası karar versin diye bekliyorum, ondan mı bu karanlık? Sonra belki görünürdü renkleri dünyamın, belki boyayabilirdim bile kimbilir? O zaman belki, süregelen karanlığım ve sinmişliğim, dinmişliğime ve hatta direnişime bile dönüşebilirdi.


Yüzüyordum derinimin en içinde, daha koyusuna gitmeme kim engel olabilirdi? İznim olmaksızın sallanmayan salıncağımın yine en mühim engeli bendim. Yüreğimin çılgın yahut sessiz saatlerinin akrebi, bazen yelkovanıyla çok anlamı bir birliktelik kurardı, öyle sarılırlardı ki, o vakitleri aslında ben, özel mülkiyet hakkımla evrenimde tutardım. Bilerek, isteyerek seçerdim orada oturmayı. Zorbalıkla değil yahu, akreple yelkovanın raksını bilmez misiniz? An gelir ahengi başımı döndürür, Ali Babanın çiftliğindeki diğer tüm hayvanlar değerini yitirir ve ben maddesizliği ,anlamsızlığı, önemsizliği, hissizliği seçerdim, başlangıç noktasına geri dönerdim, yanıma silahlarımı ve maskelerimi almadan öylece dururdum. Bazen işte bunu ben isteyerek zevkle seçerdim. Yoksa genelde oraya arkadan iterlerdi, herzamanki gibi isteksizce, izin vermeksizin ve üflenerek..


Şimdi en altta olmakla olmamak arasındaki farkı düşünüyordum da; nerde olsam hissedeceğim şeyleri, cehennemin dibindeyim diye hissetmekten alıkoyulacak olan ben miyim? Nerede olsam yine ben, ben değil miyim? Cehennem neden hep aşağıda hayal edilir? Böcekler neden hep ayak altıyla ezilir? Sınıf farkı mağdurları neden hep apartmanların en aşağı katında yaşarlar, oralar neden daha ucuz ve değersizdir? O anıldığı vakit neden hep başlar, eller yukarıdaysa, böyle alışılagelmişse; beni aşağı iten ne varsa aşağıdaydı işte. Yere yakın, kanatlarm kırık; göğe uzak, ayaklarım tutsak.


Yok tam da öyle değil, toprak aşağıda..Bazen karanlık gördüğüm aşağılar, beni yukarılara itenlerdir. Sahi mumları kim yaktı? Işığım içimdeyken, ışığa ihtiyacım yok! Söndür onları, şimdi uyumak istiyorum.


(Yazının ilhamı, Athena - Sonrası yoktu şarkısına sevgilerle.)

9 Ağustos 2011 Salı

'ah bu şarkıların gözü kör olsun'



 Spoiler: Eğer zeki müren ‘den ya da zakkum’dan ‘ah bu şarkıların gözü kör olsun’ adlı eserini dinlerken bir iç gıdıklanması yaşamıyorsanız bu yazıyı okumamanızı şiddetle tavsiye ederim..
 



Öyle dudak büküp te hor gözle bakma, bırak küçük dağlar yerinde dursun.. nasıl korkuluyor sevgiliden? Nasıl yüksek egosuna dem vuruluyor! Ne olur beni adam yerine koy ey aşk!sen nelere kadirsin!ipleri diyor biraz da bana bırak diyor.bana bak sevimli yaratık küçük dağlar büyük dağlar sen yokken vardılar neden gondolda sallanır gibi zevk ediyorsun? çoktan unuturdum ben seni çoktan, ah bu şarkıların gözü kör olsun..ah sevgili kendini ne zannediyorsun? Ben sevmedim ki zaten seni bu şarkıları dinleyen kulaklarım sevdi..


Güzelsen güzelsin yok mu benzerin? sevgili! Saçmalama Allah aşkına bulunmaz hint kumaşı değilsin, ben yarattım seni, kafamda işte tam burada vücudumun sol üst yanında.ben yaptım diyorum, seni oraya koyayım da, güzelliğin salınsın diye tüm hücrelerime..tamam da hiç senden yok mudur? Modern zamanlarda aşk bu mudur? Senin de bir ikamen mevcut elbet, güzel gözlerin benzersiz değil - o film repliği..goncadır ilk hali bütün güllerin..sen öyle çok arkasına saklanma güzelliğinin, her dem gelirler geçerler..giderler..aklımda kalmazdı yüzün ellerin, ah bu şarkıların gözü kör olsun..evet sevgili, ben sana baktığımda dağlar nasıl hiddet ve şiddetle sarsılıyorduysa, nasıl gökkuşağı daha parlak oluyorduysa ,oldular, bitti. sevgili sen de kimsin? Bu şarkılar yaptı ne yaptıysa! Gözleri kör olasıcalar..canımı yakan, gecelerce ağlatan, yastıklarımı ıslatan,nefesimi durduran,kahkaha attıran, o güzel akşamdan kalan yüzünün güzelliğini hatırlatan, yüzüme savsak bir gülümseme koyan..şarkılar ki vücudumda benim inlemeli..yarim, müzikle senin aranda bir bağ oluşturuyorum farkında mısın? Onlar kulağımdan girip kalbimi delerek ruhumdan çıkmasaydı halin nice olurdu düşünebilir misin? Düşünme sevgili, düşünmene bile gerek yok, sen ben istedim diye varsın ama git diyince olmuyor,ah bu şarkıların gözü kör olsun..


Bir gülüşün var ki kaş çatar gibi, en sıcak sözlerin azarlar gibi, hiç bağlanır mıydım çocuklar gibi, ah bu şarkıların gözü kör olsun..yahu ben kime dedim ki gül yüzünü görünce gülistan olur tüm bahçelerim..yalan!vallahi yalan..kaşların güzel ama kime yarim? Gülüşün gülden güzelse güzel, bakışlarından kaçarım..sımsıcak seviyorum desen, dediğini duymuyor ki kulaklarım, şu şarkılar hep!nasıl ne yaptıysan narinliğime toparlanamayacak kadar son demde, git şimdi nasıl kenetlediysen ellerimi mührüne.ah ben bağımsızlığımı beş paraya satarmıydım hiç, senden değil sevgili,şarkıların gözü kör olsun..şarkılar ekti ne ektiyse geceye..her şarapta, her sokakta,her saç telinde, her adamın ağzından çıkan harf tanesinde, her çığlıkta, kalp atışında seni anmamızın nedeni bu şarkılardır bilesin..


Sonunda tuz bastın gönül yarama, nice dağlar koydun nice arama, seni terkedip de gitmek var ama ah bu şarkıların gözü kör olsun..ben ne yaptıysam olmadı yarim..geldin, sevdin,yerleştin, kırdın,ezdin, git dedim gittin, şarkılar yankılandı geri geldin..


Öyle bir mor ışık yayılıyorken, havada mistik ve büyülü, tuhaf kokularla pırıltılar çarpışıyorken, o sesleri duydum hep : enjoy the silence! words like violence, break the silence, come crashing in into my little world.. bazı melekler fısıldıyorlardı..ne diyorlarsa duyuyor, dinliyordum.o şarkılar ne zaman çalmaya başlasa, ya neşeme neşe ,ya da hüznüme keder katıyordum..


Beni sen vurmadın ki,şarkılar vurdu..onlar olmasaydı seni hatırlayamazdım..bak yenisi geliyor, o şarkı çalıyor, arap kızı evden kaçmış, sonuna kadar geldim aşkın, evde bir bayram havası ayşe fatma hayriye haydi çiftetelliye..dolaşır mıyım bir daha kadın mı kız mı tövbe bi daha..tövbe.. ben ettim sen etme affet .. olamazdık senle bitecekti elbet günün birinde.iki yol var demistin hangisini seçeyim?ikimiz bir fidanın güller açan dalıyız.yarim istanbulu mesken mi tuttun? Unutma beni, unutama beni.gel gel sarışınım gel, gel sana aşığım gel.esmerim biçim biçim ölürüm esmer için..korkma bebeğim hepsinin sonu aynı..kırıklarını aldırdım kalbimin..aşk herşeyi affeder mi? hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur..sensiz olmaz sensiz olmaz.vazgeçtim bir ah de yeter..sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun,beraber olamayız benim gibi biliyorsun.senin için tüm zaferlerim..sen mevsimler gibisin değişirsin sevgilim.bir dalda iki kiraz biri al biri beyaz..






Sen gelirsin şarkı başlar, sen burdayken şarkılar asılı kalır, sen giderken yine açılır sesi sevgili..






Müzik ruhun gıdası değil ta kendisidir efendi! rezil de eder vezir de..


Ben terkedemem seni, kulaklarımı aldırıcam..


Hep güzel kalan aşklara ada n ma mıştır! :)


ps: bu yazıda anlatılmak istenen ana fikir, deliliğimizle harmanlanmış olup, gülücüğümüzle sunulmuştur.ciddiye alarak tüketmeyiniz..

1 Mart 2011 Salı

Yok, henüz aynı yolun yolcusu değiliz!


Yolcu, sen kendine güvenemezsen, ben sana nasıl güveneceğim? Aynaya bakmadan da yüzündeki benleri, lekeleri, kusurları, alnındaki çizgileri, gözündeki çapağı yahut elmacık kemiklerinin ne de güzel olduğunu, teninin pürüzsüzlüğünü, gözlerinin; ruhunun içinde bulunduğu durum itibariyle mevsimden mevsime geçişini, ışıltısını sırf bu değişime borçlu olduğunu, türlü mimiklerini, türlü kendini ele verişlerini ya da taktığın milyonlarca maskeyi görebilir misin? Görmeden de bilebilir misin? Bilmesen de hissedemez misin? Onları sevebilir misin? Hoşuna gitmeyenleri de bağrına basabilir misin? Kabul edemediklerin için ne çaban varsa, zaferinle kendine gelebilir misin?


Ya ruhun? Yüzünü,vücudunu, kıyafetlerini , onları tanımlayan ve tamamlayan diğer şeyleri içselleştirdin. Ayakkabıların da tastamam istediklerinden seçildi, gözlüğünü bile içselleştirdin, keyfin nasıl istediyse, aynada kendini nasıl daha iyi hissettiysen öyle belirlendi. Ya ruhun? Kibrin, kıskançlığın, kendini eksik görmen ve hatta hor görmen buna rağmen kendini beğenmen, yalanların, abartıp pireyi deve yapma huyun, tembelliğin, aptallığın, başarısızlığın, kayıtsızlığınla birlikte görünmez olmaya her dem tavır koyma hevesin, onur ve umut ummanından payına düşeni alamaman, hep en çirkin tarafını görüp, üstün tarafınla eğlenememen.. Vah ruhunun başına gelenler! Sana temin ve teslim edildiği haliyle yetinmediğin, vaadedildiği gibi ulaştırılamadığın yoldaki yolcu, özünü, ruhunu, kendini tanımadıkça kendini sevmeyecek ve güvenmeyeceksin, ben sana neden güvenecekmişim?

Sözlük manası : Kişinin kendi değeri hakkındaki subjektif değerlendirmesi; kişinin kendi özelliklerinin ne ölçüde olumlu ya da olumsuz olduğu hakkındaki yorumu. Özgüven; hem kişinin kendisine ilişkin düşünceleri (Örnek: Zekiyim, Sevilen bir insanım), hem bu düşüncelerin yol açtığı duyguları (Umutsuzluk, Utanç, Gurur), hem de bu duygu ve düşüncelerin ifadesi olan davranışları (Çekingenlik, Dikkat, İddiacılık) içerir. Özgüveni süreklilik gösteren bir kişilik özelliği olarak ve geçici bir psikolojik durum olarak düşünmek mümkündür. Son olarak, özgüven sınırlı bir alan için geçerli olabileceği gibi (Örnek: Zeytinyağlı sarmayı iyi yapabildiğimi düşünüyorum ve bu becerimle gurur duyuyorum), genel bir kavram olarak da düşünülebilir (Örnek: İyi bir insan olduğumu düşünüyorum ve bu nedenle kendimle her zaman gurur duyuyorum) – Wikipedia

Kendini öğrenmeye çalışmazsan ve tanıyamazsan, ne kadar güzel ya da çirkin olduğuna, nasıl iyi ya da kötü biri olduğuna, gerçekten de ne denli kibirli, küstah ya da mütevazi oluşuna nasıl karar vereceksin? Birileri gelecek ve sana ne kadar utangaç ya da aptal olduğunu ya da nasıl da ışıl ışıl güzel baktığını söyleyecek. Sen de kaderine razı geleceksin öyle mi?

Kendine razı ol yolcu ama bil de öyle ol; öyle dediler diye değil! Sen kendini bil ve önce kendinin arkasında dur, sonra da benden arkanda durmamı iste. O zaman sana sırtımı dönersem, vah benim ruhumun da başına gelenler.. sen tanıdığında kendini, ben de senin yürüdüğün yolda taş; güneşinde gölge, fırtınanda sığınak, hüznünde neşe, neşende bereket, yolunda yoldaş olayım..mideni tok tutayım, yarana merhem olayım, tatlına şerbet katayım..sen ben ol, ben sen olayım; çünkü artık ne fark eder?

27 Ocak 2011 Perşembe

iliklerimde bir sevda..



Haydi bugün güneşi toplayalım heybemize, çünkü biraz var. Haydi ellerimi kaldırıyorum gökyüzüne, ellerimi tut! Sıcak, sımsıcak bir ince sarı ışık geçiyor yüzümüzden de soldurma da yaklaş, gel!


Ne sen geçebildin fasl- ı bahardan, ne ben razı oldum kenetlemeye kanatlarımı omzuna.. ayrı ayrı kaldırımlardan yürüdük te, aynı nehirlerde yıkanmadık mı şimdi biz seninle? Neden karışmasın ki çiçeklerin renkleri birbirine? Neden çağlamasın ki gürül gürül toprağımda kaynaklar? Haydi gel, yaşam sevincim olmasa ne olur? seninkini yakarız, neşe aşım tükenmiş olsa ne çıkar seninkiyle doyarız. Hüznümün diline set, heyecanımın sesine kulak olsana, yolumun kasisi, çirkinliğimin maskesi, güzelliğimin törpüsü olsana, haydi gel, anlamsız bakışlarımda kaybolup, ruhumdaki incilerle boğuşsana, inceliklerimle sersemliklerimi yastığınının altına koysana, niye çok üşümem sorun olsun ki, gelip te ortalığı kasıp kavursana.

Gel, tuzsuz yemeğime lezzet kat; tuz bana dokunuyor, şekersiz kahveme tat ver; şeker kilo aldırıyor, yoğurtsuz pilavdan hiç hoşlanmam; renk kat, ap ak, tertemiz ferahlıklarla gel, bir kulağım iyi işitmez; konuşurken sağımdan yürü de derdine derman olayım, ama bir plan yapma! Bazen yanımdan ,sağımdan bazen solumdan, canın isterse arkamdan, benim canım isterse önümden yürü. Programlama, ‘çarpma, bölme, toplama’ bir olsana benle! yarı yarıya gelmek şart değil! sen az gel ben fazla gelirim, umutlanma, sonumuz yok! sonsuz, uzun çetrefillidir o yol..

Bırak yahu yansın dokunduğun, baktığın her şey. Nefes almıyor musun zaten? Mukaddes oksijenin tutuştursun işte ne var ne yoksa fena mı ?

Haydi sen! Şimdi bu yazıyı okuyan, sen de gülümse de heybeme biraz güneş at :)



günün isimleri: sevda ve doğu


(sevda'ya adanmıştır, tüm sevdalara :)

10 Ocak 2011 Pazartesi

razıyım yanmaya..



Dün, dündü.. arkamı dönüp te görmeyi umduğum şey de nedir? Görmeyi ya da görmemeyi işte! Yürürken önüme bakmayı severim, tam karşıma yola değil, aşağı doğru ayaklarımın ucuna. Küçük küçük görmeyi severim. Yolda karşıma neler çıkacaksa aniden bütünü görmek istediğimi hiç sanmıyorum.hazır olup olmamaktan değil, büyüsünün hemen kaçıp gitmesinden korkarım.zaten kaçacak değil mi ama? Ayaklarımın ucuna bakmak, yoldaki tehlikeleri öylece kabul etmekle ilgili. Hazır olmama gerek yok. Ne çıkarsa karşıma, kabulümdür. Ucunu bucağını bilemem, canımızı yakar mı hissedemem, kaç yerimizden darbe alırız kestiremem, ayağımı yerden kesip, havalarda uçurur mu öngöremem, ama isterim ki gelsin. Gelsin ve selamlasın ruhumu. Ne gelirse gelsin, ama gelsin.. hoşgelsin..


Yollar ayrılıyor, ya sağdaki ya soldaki seçiliyor. Yok öyle değil geri de dönülebiliyor. Seçenek dahilinde de pek kimse dönmüyor. Gittiğimiz yoldan pişman olmak mı ? ruha ve bedene zulmetmeye ne hacet! Yürümeli, salınmalı, ağlamalı, gülümsemeli, vazgeçmeli ,geri dönmeli ama kabul etmeli. Dil ile ikrar etmese de gönül seçmişse yolu, varsın cayır cayır yansın yine gönüller ya hu! Avare akıllar değil mi mantıklı seçimlere yöneldiğimizi düşündüren? Kim dedi ki onlar hep doğruyu seçer? Biri gelip kulağına ne fısıldadı ey yolcu? Kalpten başka kılavuz tanımam. Kılavuzum kargaysa ne olmuş? Razıyım yanmaya.

Arkamı dönüp gittiğimde birileri rahatsız mı oluyor ya da ara ara ardımda bıraktıklarım aklıma geliyor da canım mı sıkılıyor? Ne oluyor ya hu!? ne oluyor? Ne oluyorsa zaten güzel oluyor, o öyle olması gerekiyor da oluyor. Yoldayken neyi ne kadar değiştirebildiniz? Onu öyle istemediniz de bunu böyle istediniz. Güzel istediniz, ya neden sonra o öyle oldu da böyle olmadı? Ya da neden tam da istediğiniz gibi oldu? Öyle olması gerekiyordu yolcu! Öyle olması gerekiyordu! istemekte sakınca yoksa, zorlamakta mı var? zorlamakta budalalık yoksa, inat etmekte mi var? sorular kafamızı karıştırsın ki cevapların kokusu yaklaşsın!

Sevgiyle ve kafa karışıklığıyla dolu güzel bir hafta diliyorum..


'Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.'




günün isimleri: perin ve behram



aziz ,yıldıza neden cam sürahiyi kırdığını sordu, çünkü onu bilinçli bir şekilde yere attığını görmüştü.Yıldız, döndü ve sadece gülümsedi. Bu evde hep gülümsenir.leyla, ağaçların arasındaki yolculuğuna bir son verip zahideye doğru yürüdü, zahide uçuşan etekleriyle ağaçtan elma topluyordu. Leyla zahideye doğru gitti, çok susadım su var mı dedi. Zahide sürahi işte şurada olacak diye yanıtladı, ancak sürahiyi o da göremedi. Kafasını sola çevirdi ki yıldızı gördü parmağı kanıyordu.yanına koştu.yıldız gülümsüyordu.aziz ise çok asabi. Zahide sordu ki : ne oldu yıldız? Neden kırık bu sürahi? Eline ne oldu sahi? Yıldız gördüğü düşü anlattı, sürahiden su içen leyla bir anda fenalaşıp yere yığılıyordu. Bu imgelerden korkan yıldız sürahiyi eliyle kırmıştı. Leyla ellerine baktı küçük kızın,kanıyordu ve eteklerine bulaşmıştı,ellerini öpmeye başladı.gözlerinden yaşlar akıyordu. Ah ! dedi, ah miniğim.perinsin sen. Zahide gülümsedi, aziz : abla dedi, özür dilerim. bilemedim..



birbirimize hem mürid hem mürşid olmak dileğiyle..

3 Ocak 2011 Pazartesi

'geldimse bu dünyaya ne bulmuş dünya? gitsem de eğer kıymeti eksilmez ya! '


Ah o sorular, hep aynı sorular..aynı cevapsız, aynı çıkar yolsuz sorular.. gitmek mi kalmak mı gibi sorular..


Eh gitmek elbette! içinde gitmek sözcüğü geçen cümleler kuralım. nasıl özgüven dolu, nasıl havalı.. ‘bavulunu topladı gitti, treni kaçırdınız çoktan gitti, annemler size geleceklerdi ama siz telefona cevap vermeyince ayşe teyzelere gittiler, onu oradan aramayınız artık çoktan meksika’ya varmıştır 2 hafta önce temelli gitti, aklım başımdan gitti, işler hep aksi gitti, aksi gibi bir de o gitti, ne olurdu gitmeseydi ama dinlemedi gitti, gel dedim sanki ne dedim inadına gitti, tartıştılar dayanamadı döndü arkasını gitti, çok yaşamadı ki zaten göçtü gitti, gidiyorum bütün aşklar yüreğimde, git sakın daha fazla konuşma! , şimdi hemen burdan defol git ve bir daha da gözüme gözükme! ‘ özünde türlü anlamlar barındıran cümleler; özgürlüğe pupa yelken açmalar, geç kalışlar ve kaçırışlar, tercihler ve vazgeçişler, bihaber ve biçare oluşlar, bir nedenden şaşırıp kalmalar, süregelmeler, başa gelmeler, terk edişler, rest çekişler, isyan edişler, bırakıp gidişler..

Ne vardı sanki kalsaydılar ve ne olurdu sanki kalsaydımlar birbirine eşit. Zaman içinde birbirlerini götürür bu bilinmeyenler. Günün sonunda manası olan; gidip neyi bulduğumuz değil de o cesaret var mı bünyede onu bulabilmek. Cesaretimiz yoksa, aramak için yola da çıkamayız ki. Ne acı ve ne kötü bir talih korkak, ürkek zihinlere, ruhlara. Öylece kalıyoruz içimizde tüm ziyan zamanlar, tüm içli dedikodular ve türlü pişmanlıklar ya da çaresiz hissedişlerle. Oysa ki çareyi bulurduk ya içimizde biryerlerde, denk gelemedik. Yalnız yürümekte bir sakınca göremiyorum artık. Yalnız film izlemek, yalnız bir konser izlemek, yalnız yemek yemek ya da yalnız keşfetmek bir yerleri..o kadar da zor değil, o kadar da acımasız değil, o kadar da can sıkıcı değil artık. Kabul edelim, yola çıktıysak ürkek adımlardan vazgeçtik, yalnız yürümeyi de göze aldık demektir. Ah ne mutlu yolda birileriyle karşılaşırsak! Korkusuz, ahenkli yollarda buluşmak ümidiyle görüşünceye dek esen kalın, özgür kalın.



leyla, zahideye saçların ne kadar güzel dedi. Zahide, 'ama yusuf kısa seviyor, ben ona rağmen uzatıyorum' dedi. Azizle yıldız her zamanki neşeleriyle koşuşturuyorlardı etrafta. Leyla,nasıl oldu da yusuf’a rağmen uzatabildin dedi, zahide’nin cevabı meydan okuyordu : ‘hep o mutlu olsun beni sevsin diye bir şeyler yapıyorum ama ben uzun saçları çok seviyorum, yusuf’a beğenmezsen giderim ama bunları kesmeyeceğim dedim, o da gülümsedi ve böyle de çok güzelsin dedi.bu konuyu pek konuşmuyoruz’

leyla, yusuf’u gördü uzaktan. kadın dediğin uzun saçlı olur diye geçirdi aklından. bu adam neden sevmiyor? Bir şey anımsadı. Gözleri doldu. Kemoterapi gördüğü zamanlarda saçları döküldüğü için onu terk eden kocasını..çirkinleşmişti, zayıflamıştı, o eski gücü yoktu artık çok güçsüzdü ve yahya bunu tahammül edilebilir görmüyordu artık..



günün isimleri : yahya ve lena



birbirimize hem mürid hem mürşid olmak dileğiyle..